Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Gıda Güvenliği

Güncel Haber, 724guncelhaber, 7/24 Güncel Haber, Haberler, Türkiye ve Dünya Haberleri , Son Dakika, Son Dakika Haber Kaynağı - Gıda Güvenliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Gıda Güvenliği haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Bakan Bayraktar açıkladı: Gabar’da günlük petrol üretimi 84 bin varile yaklaştı Haber

Bakan Bayraktar açıkladı: Gabar’da günlük petrol üretimi 84 bin varile yaklaştı

Gabar’da günlük üretim 83-84 bin varile ulaştı Çeşitli temaslarda bulunmak üzere Çorum’a gelen Bakan Bayraktar, kentte düzenlenen programda Türkiye’nin enerji politikaları ve “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Gabar Dağı’ndaki petrol çalışmalarına değinen Bayraktar, 2021 yılının eylül ayında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük petrol keşfinin gerçekleştirildiğini ifade etti. Petrolün milyonlarca yıldır bölgedeki kayaçların altında bulunduğunu belirten Bayraktar, bölgenin güvenli hale gelmesinin ardından sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerinin hız kazandığını söyledi. Bakan, Gabar’da günlük petrol üretiminin bugün 83-84 bin varil seviyesine çıktığını kaydetti. Şırnak’ta yüzlerce kuyu açıldı Bayraktar, Gabar ve çevresindeki enerji yatırımlarının yalnızca petrol üretimiyle sınırlı kalmadığını belirterek, Şırnak’ın dağlık bölgelerinde yaklaşık 700 kilometrelik yol yapıldığını ve yüzlerce kuyu açıldığını açıkladı. Çalışmalar sayesinde bölgede binlerce kişinin istihdam edildiğini söyleyen Bayraktar, çalışanların önemli bölümünün bölge halkından oluştuğunu ifade etti. Bakan, enerji yatırımlarının ekonomik faaliyetlerin yanı sıra bölgedeki sosyal ve ekonomik kalkınmaya da katkı sunduğunu savundu. “Terörsüz Türkiye ile farklı bir noktaya gidecek” Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini belirten Bayraktar, “Terörsüz Türkiye” hedefinin ekonomik ve sosyal alanlarda da önemli sonuçlar doğuracağını söyledi. Gabar’daki gelişmeleri bu sürecin somut örneklerinden biri olarak gösteren Bayraktar, bölgede artık iş, istihdam ve ekonomik faaliyet bulunduğunu belirtti. Bu değişimin refah, sosyal barış ve kalkınmaya katkı sağlayacağını ifade etti. Bayraktar, dünyada enerji krizinin yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin kendi kaynaklarından elde ettiği her varil petrol ve her metreküp doğal gazın büyük önem taşıdığını da vurguladı. Türkiye Yüzyılı’nın üç ana hedefini açıkladı Bakan Bayraktar, Türkiye Yüzyılı kapsamında üç temel alana odaklandıklarını belirterek bunları savunma sanayisinde yerlilik ve millilik, gıda güvenliği ve enerjide bağımsızlık olarak sıraladı. Çorum’un savunma sanayisi açısından önemli bir üretim ve ihracat merkezi olduğunu belirten Bayraktar, tarım ve hayvancılığın da kent açısından stratejik öneme sahip olduğunu söyledi. Enerji alanında ise Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ülke olmasını hedeflediklerini ifade eden Bayraktar, enerji bağımsızlığının Türkiye’nin uzun vadeli hedefleri arasında bulunduğunu dile getirdi. Bakan Bayraktar, Çorum’daki temasları kapsamında valilik ve belediyeyi ziyaret edecek, AK Parti İl Başkanlığı’nda görüşmeler gerçekleştirecek ve kent merkezinde esnafla bir araya gelecek.

Kooperatifler Gıda Sanayisinin Tedarik Gücünü Artırabilir Haber

Kooperatifler Gıda Sanayisinin Tedarik Gücünü Artırabilir

TÜGİS Webinar Serisi’nin 10. konuğu olan Hasat Türk Genel Yayın Yönetmeni ve AB Kooperatifçilik Uzmanı Erdem Ak, Türkiye’de yaklaşık 50 bin kooperatif ve 5 milyona yakın kooperatif ortağı bulunduğunu belirtti. Kooperatifçiliğin gıdada sürdürülebilirliğin önemli unsurlarından biri olduğunu vurgulayan Ak, kooperatiflerin güvenilir hammadde temininden üretim standardına, ölçek ekonomisinden tedarik sürekliliğine kadar gıda sanayisinin birçok ihtiyacına karşılık verebileceğine dikkat çekti. TÜGİS (Türkiye Gıda Sanayii İşverenleri Sendikası), gıda sektörünün güncel başlıklarını alanında uzman isimlerle ele aldığı Webinar Serisi’nin 10. yayınında kooperatifçiliği gündeme taşıdı. “İnsan Odaklı Bir Yol: Kooperatifçilik” başlığıyla gerçekleştirilen yayının konuğu, Hasat Türk Genel Yayın Yönetmeni ve AB Kooperatifçilik Uzmanı Erdem Ak oldu. Kooperatiflerin gıda sistemi içindeki konumunu üretim, tüketim, sürdürülebilirlik, gıda güvenliği, ölçek, pazarlama ve yönetim başlıkları üzerinden değerlendiren Ak, Türkiye’de kooperatifçiliğin geniş bir ortaklık ve faaliyet ağına sahip olduğuna dikkat çekti. Kooperatifleri ‘sosyal temelli ekonomik işletmeler’ olarak tanımlayan Ak, bu yapıların sosyal amaçlarının yanı sıra üretim, finans, pazarlama ve insan kaynağı gibi bütün işletme süreçlerini yönetmekle yükümlü olduğunu vurguladı. “Kooperatifler gıda sanayisinin doğal tedarik ortaklarıdır” Gıda üretiminin temel hammaddesinin bağdan, bahçeden, tarladan ve hayvancılık işletmelerinden geldiğine işaret eden Ak, tarım alanında faaliyet gösteren kooperatiflerin gıda sanayisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Kooperatiflerin çok sayıda küçük üreticiyi ortak standartlar çevresinde buluşturduğunu belirten Ak, şu değerlendirmelerde bulundu: “Kooperatifler, gıda sanayisine hammadde sağlayan doğal tedarik ortaklarıdır. Ölçeğini ve kurumsal kapasitesini geliştiren kooperatifler ise üretim, pazarlama, ticaret ve ihracat süreçlerinde doğrudan sanayinin oyuncusu haline gelebiliyor. Bugün ülkemizde ve dünya pazarlarında öne çıkan örnekler, kooperatiflerin ürünü işleyerek markaya ve katma değere dönüştürebildiğini gösteriyor.” Gıda sanayicilerinin güvenilir ve kaynağı bilinen hammaddeye erişiminde kooperatiflerin önemli bir imkân sunduğunu kaydeden Ak, “Tek bir üreticiye bağlı yapılarda tedariğin kesintiye uğrama riski daha yüksek olabilir. Kooperatifler ise çok sayıda üreticiyi bir araya getirdikleri için daha sürdürülebilir bir yapı sunar” dedi. “Gıda güvenliği üretimden önce başlıyor” Kooperatiflerin gıda güvenliğindeki rolünü üretim öncesi, üretim süreci ve üretim sonrası olmak üzere üç aşamada ele alan Ak, gıda güvenliğinin uygun girdilerin seçilmesiyle başladığını söyledi. Yem, tohum ve gübre gibi girdilerin belirli standartlara uygun biçimde temin edilmesinin kooperatiflerin temel sorumlulukları arasında bulunduğunu belirten Ak, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kooperatif, üreticiye girdiyi toplu biçimde sağlarken insan, hayvan, toplum ve çevre sağlığı açısından da sorumluluk üstlenir. Üretim aşamasında ise ortak bir kalite ve denetim sistemi kurar. Özellikle süt gibi çok sayıda küçük aile işletmesinden toplanan ürünlerde kaynağında kontrol büyük önem taşır.” Üretim sonrasında ambalajlama, muhafaza, depolama ve pazarlama süreçlerinin de gıda güvenliğinin parçası olduğunu belirten Ak, “Kooperatifler üretim öncesinden ürünün tüketiciye ulaşmasına kadar birbirini tamamlayan sorumluluklar üstlenebilir. Bu da sanayici açısından standardı belirli, izlenebilir ve güvenilir hammadde anlamına gelir” dedi. “Kooperatifler gıda sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor” Gıdada sürdürülebilirliğin bütüncül bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini belirten Ak, kooperatiflerin üreticilerin ekonomik varlığını sürdürmesine, yerel üretim kapasitesinin korunmasına ve üretim ekosisteminin gelişmesine katkı sunduğunu söyledi. Kooperatifçiliğin gıda sisteminin geleceği açısından stratejik değer taşıdığını ifade eden Ak, “Sürdürülebilirlik, tek bir işletmenin faaliyetini sürdürmesinin ötesinde sosyal, ekonomik ve çevresel koşulların birlikte gözetilmesini gerektiriyor. Kooperatifler de bu dengenin sağlanmasında önemli bir rol üstleniyor” dedi. Tarım kooperatiflerinde havza ölçeği önerisi Türkiye’deki tarım ve gıda kooperatiflerinin temel sorunlarından birinin ölçek olduğunu belirten Ak, küçük coğrafi alanlarla sınırlı kalan yapıların günümüz rekabet koşullarında yeterli üretim ve pazarlama gücüne ulaşmakta zorlandığını ifade etti. Benzer ürünlerin yetiştirildiği köylerdeki üreticilerin ilçe veya havza ölçeğinde bir araya gelmesinin daha doğru bir model oluşturacağını belirten Ak, şunları söyledi: “Bir köydeki 20, 30 ya da 50 üreticinin kuracağı süt veya tarımsal kalkınma kooperatifinin güçlü bir ekonomik karşılık oluşturması zor. Mümkünse köyler bütünü, ilçe veya aynı ürün deseninin bulunduğu havza ölçeğinde yapılanmak gerekiyor. Mevcut küçük kooperatiflerin ortak bir çatı altında toplanması da üretim miktarının artmasını, kalite standardının kurulmasını ve pazarlama sorunlarının aşılmasını sağlayabilir.” Ölçek ekonomisinin girdi temininde de önemli olduğunu vurgulayan Ak, yüzlerce üreticinin bir araya gelmesiyle yem, tohum ve gübre gibi girdilerin daha uygun koşullarda satın alınabileceğini söyledi. Ak, “Ölçek büyüdükçe kooperatifin hem satın alma gücü hem de pazara düzenli ürün sunma kapasitesi artar” ifadelerini kullandı. “Hibe can suyu olabilir ancak kalıcı başarı planlamayla gelir” Kooperatiflerin sosyal amaçları bulunsa da ekonomik faaliyet yürüten birer işletme olduğunu hatırlatan Ak, iyi niyetin tek başına sürdürülebilir bir yapı kurmaya yetmediğini dile getirdi. Üretim miktarı, maliyet, insan kaynağı, satış kanalları ve risklerin faaliyete başlanmadan belirlenmesi gerektiğini kaydeden Ak, şöyle konuştu: “Kooperatifin ne üreteceğini, ne kadar üreteceğini, hangi kaynakla çalışacağını ve ürününü kime satacağını bilmesi gerekir. Günlük, haftalık ve aylık giderler, ihtiyaç duyulan sermaye, üretim standardı ve satış kanalları planlanmalıdır. Bu sorular cevaplanmadan işe başlandığında bir süre sonra dışarıdan destek beklentisi ortaya çıkıyor.” Hibe ve bağışların da kuruluş aşamasında katkı sağlayabileceğini ifade eden Ak, kooperatiflerin uzun vadede kendi ekonomik faaliyetleriyle ayakta kalması gerektiğinin altını çizdi: “Hibe başlangıçta can suyu olabilir. Ancak ticari faaliyet yalnızca hibe ve bağışlarla sürdürülemez. Kooperatifin özerk ve bağımsız kalabilmesi için düzenli gelir üretmesi, planlama yapması ve işletme disipliniyle hareket etmesi gerekir.” “Gıda sanayicisi kooperatiflerle daha fazla iş birliği yapmalı” Kooperatiflerin sosyal adalet, gelir dağılımı, gıdaya erişim, gıda güvenliği ve gıda güvencesi gibi alanlarda önemli işlevler üstlenebildiğini belirten Erdem Ak, gıda sanayisinin kooperatiflerle kuracağı ilişkinin bütün gıda sistemine katkı sağlayacağını söyledi. Ak, “Birincil tarımsal üretimi yapanlarla bu ürünleri gıdaya dönüştüren sanayiciler aynı sistemin içindedir. Gıda sanayicisinin kooperatiflerle daha yakın temas kurması, gerektiğinde onlara öncülük etmesi, paydaşlık kurması ve ortak projeler geliştirmesi gerekiyor. Tedarik, alım-satım, çözüm ve proje ortaklığı üzerinden kurulacak yakınlaşmanın hem taraflara hem de ülkemize katkı sağlayacaktır” şeklinde konuştu.

İsviçre’de içinde yasal sınırın üzerinde bor çıkan Kızılay maden suyu Raflardan toplatılıyor Haber

İsviçre’de içinde yasal sınırın üzerinde bor çıkan Kızılay maden suyu Raflardan toplatılıyor

İsviçre gıda güvenliği kurumlarının gerçekleştirdiği denetimler ve laboratuvar analizleri neticesinde, Kızılay maden suyunda yasal limitlerin üzerinde bor miktarına rastlandı. İsviçreli makamlarca, Kızılay maden suyunun ülke genelindeki satışının durdurulduğu ve mevcut ürünlerin raflardan toplattırıldığı açıklandı. Türkiye pazarında satışı süren Kızılay maden suyunun herhangi bir sağlık riski oluşturup oluşturmadığı ve ilgili bakanlıkların konuya ilişkin bir açıklama yapıp yapmayacağı kamuoyu tarafından merakla bekleniyor. İsviçreli yetkililer, Kızılay maden suyundaki yüksek bor konsantrasyonunun insan sağlığını tehdit edebileceği yönünde görüş bildirerek bu kararı aldı. Kızılay kararla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Doğal mineralli suların mineral içeriği, beslendiği kaynağın doğal yapısına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Doğal mineral seviyelerine ilişkin yasal düzenlemelerse ülkelerin ulusal mevzuatına göre değişmektedir. Türkiye’deki yasal düzenlemelere uygun olarak üretilen doğal mineralli sular, Avrupa Birliği üyesi olmayan ve farklı bor limitleri uygulayan İsviçre’de farklı kriterlere göre değerlendirilebilmektedir. Ürünlerimizin ilgili ülkelerin mevzuatlarına uygun şekilde Avrupa’nın ve dünyanın birçok ülkesine ihracatı kesintisiz olarak devam etmektedir. Bu kapsamda İsviçre’de doğal mineralli sular için uygulanan bor üst limiti 1 mg/L’dir. İçme suyundaki bor için sağlık temelli düzenleyici sınırsa Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 2,4 mg/L, Avustralya Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Konseyi tarafından 4 mg/L olarak belirlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (U.S. EPA), içme suyundaki bor minerali için düzenleyici bir üst sınır belirlememiş; ancak ömür boyu sağlık danışma değerini 5 mg/L olarak açıklamıştır. Erzincan kaynağındaki doğal bor seviyesi, üretim dönemlerine bağlı olarak 0,8–2,0 mg/L aralığında seyretmektedir. Firmamız, ürünlerimizin Türkiye’deki Doğal Mineralli Sular Hakkında Yönetmelik’e ve ilgili uluslararası standartlara uygun olduğunu açıkça beyan etmektedir. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı tarafından belirtilen sağlık temelli değerler bakımından uygun aralıkta bulunduğumuzu vurgulamak isteriz. İsviçre’de gündeme gelen konu, ülkeler arasında uygulanan farklı mevzuat hükümleri ve bor limitlerinden kaynaklanmaktadır. Süreç ilgili resmî kurumların değerlendirmeleri doğrultusunda yakından takip edilmektedir.”

Bornova’da Reçel Festivali öncesi üreticilere destek Haber

Bornova’da Reçel Festivali öncesi üreticilere destek

Festival çerçevesinde reçel imalatı yapacak kadınların bilinçli ve güvenli bir üretim süreci yürütmesi amacıyla Yakaköy'de detaylı bir hijyen eğitimi verildi. İzmir Bornova Belediyesi ile Gıda Mühendisleri Odası'nın ortaklaşa gerçekleştirdiği eğitimde, üreticilere gıda hijyeni ve gıda güvenliği noktalarında uygulamalı bilgiler sunuldu. Gıda Mühendisi Cansu Öz Kelek tarafından gerçekleştirilen eğitimde, reçel yapımı sırasında dikkat edilmesi gereken hijyen standartları, güvenli üretim aşamaları ve tüketici sağlığının korunmasına yönelik temel yöntemler aktarıldı. Katılımcılar, eğitimin ardından merak ettikleri soruları uzmana yönelterek üretim süreçlerine dair kritik bilgiler edindi. Hijyen paketi ve üretim desteği bir arada Eğitim programının tamamlanmasının ardından, Reçel Festivali'nde yer alacak üreticilere hijyen standartlarını korumalarına yardımcı olmak amacıyla kapsamlı bir hijyen paketi takdim edildi. Paketin içeriğinde sıvı el sabunu, şampuan, limon kolonyası, bulaşık deterjanı, çöp poşeti, ped, önlük, bone, maske, mikrofiber bez, bulaşık süngeri, tek kullanımlık eldiven, banyo sabunu, diş macunu ve diş fırçası bulundu. Buna ek olarak üreticilere, festival boyunca kullanabilmeleri için reçel imalatında ihtiyaç duyulan kavanoz ve şeker desteği de sağlandı. Başkan Eşki: "Kaliteli üretim bilgiyle başlar" Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, Reçel Festivali'nin sadece yöresel tatların sergilendiği bir etkinlik olmadığını, aynı zamanda kadın emeğini ve yerel üretimi güçlendiren kıymetli bir organizasyon olduğunu vurgulayarak şunları kaydetti: "Yerel üreticilerimizin emeklerini en sağlıklı ve güvenli şekilde vatandaşlarımıza sunmasını önemsiyoruz. Kaliteli üretimin temelinde bilgi ve hijyen yatar. Bu nedenle festival hazırlıklarını yalnızca organizasyonel boyutuyla değil, eğitim ve üretim destekleriyle de yürütüyoruz. Yakaköy Reçel Festivali'nin hem üreticilerimiz hem de Bornova için örnek bir dayanışma ve kalkınma modeli olmasını arzuluyoruz." Bornova Belediyesi, hayata geçirdiği eğitim programlarıyla üreticilerin bilgi seviyesini yükseltmeyi, festival sürecinde hijyen ve gıda güvenliği standartlarını en üst düzeye çıkarmayı ve yerel üretimin niteliğini artırmayı hedefliyor.

Tahsildaroğlu şikayetler üzerine bir grup ürününü toplatarak açıklama yaptı Haber

Tahsildaroğlu şikayetler üzerine bir grup ürününü toplatarak açıklama yaptı

Tahsildaroğlu, son günlerde sosyal medya ve bazı basın yayın organlarında şirketin bir ürününe ilişkin yer alan paylaşımlar üzerine kamuoyunu bilgilendiren bir açıklama yaptı. Şirket, tüketici şikâyeti üzerine başlatılan resmi süreç kapsamında gerekli tüm incelemelerin titizlikle yürütüldüğünü ve yapılan analizlerde diğer ürünlerde herhangi bir uygunsuzluk tespit edilmediğini duyurdu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: "Son günlerde sosyal medya ve bazı basın yayın organlarında şirketimize ait bir ürün hakkında yer alan paylaşımlar üzerine kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla aşağıdaki açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür. Alo 174 Gıda Hattından iletilen bir tüketici şikayeti üzerine, 290625 parti numaralı 400 g Olgunlaştırılmış Klasik Kırık Beyaz Peynir ürünümüzden zincir market rafından numune alınarak Kocaeli Gıda Kontrol Laboratuvar Müdürlüğü tarafından yapılan analiz sonucunda ürünün L. monocytogenes yönünden uygun olmadığı şirketimize bildirilmiştir. Bildirimin ardından üretim tesisimizde resmi denetim gerçekleştirilmiş, söz konusu partiye ait ürünlerin tedbiren piyasadan çekilmesi süreci başlatılmıştır. Şirketimiz tarafından başlatılan inceleme kapsamında, üretim tesisimizde 37 farklı noktadan çevresel numune ile şahit son ürün ve ardışık parti numarasına sahip ürünlerden numune alınarak akredite laboratuvarlarda analiz edilmiştir. Yapılan analizlerde L. monocytogenes bulgusuna rastlanmamıştır. Şirketimizde düzenli olarak uygulanan Listeria Çevresel İzleme Programı kapsamında, bugüne kadar gerçekleştirilen çevresel izleme çalışmalarında L. monocytogenes tespit edilmemiştir. Şikayete konu ürün, ayrı bir üretim ve paketleme hattında üretilmekte olup yapılan incelemelerde diğer ürünlerimizde herhangi bir uygunsuzluk bulgusuna rastlanmamıştır. Üretim tesislerimiz ulusal mevzuatın yanı sıra GFSI tarafından tanınan uluslararası gıda güvenliği standartları doğrultusunda faaliyet göstermekte, yetkili kurumlar ve bağımsız uluslararası belgelendirme kuruluşları tarafından düzenli olarak denetlenmektedir. Sosyal medya ve bazı basın yayın organlarında olayın kapsamını aşan, diğer ürünlerimizi ve markamızı hedef alan gerçeğe aykırı iddialara itibar edilmemesini rica ederiz. Gerçeğe aykırı bilgi ve paylaşımlarla ilgili yasal haklarımız titizlikle takip edilmektedir. Şirketimiz, tüketici sağlığını ve gıda güvenliğini en temel önceliği olarak görmekte, üretimini bilimsel esaslar, ulusal mevzuat ve uluslararası gıda güvenliği standartları doğrultusunda sürdürmeye devam etmektedir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur."

Türkiye süt üretiminde güçlü, ama tüketimde bilinç şart Haber

Türkiye süt üretiminde güçlü, ama tüketimde bilinç şart

Ambalajlı Süt ve Süt Ürünleri Sanayicileri Derneği (ASÜD) Yönetim Kurulu Başkanı Harun Çallı, 1 Haziran Dünya Süt Günü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, süt ve süt ürünlerinin hem çocuklar hem yetişkinler için dengeli beslenmenin temel bileşenlerinden biri olduğunu söyledi. < p class="MsoNormal">Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük süt üreticileri arasında yer aldığını belirten Çallı, sektörün üretim gücünün yanı sıra gıda güvencesi, kalite ve ihracat açısından da stratejik önem taşıdığını ifade etti. 2025 yılında Türkiye’nin süt ve süt ürünleri ihracatının 523,3 milyon dolara ulaştığını hatırlatan Çallı, ihracattaki en büyük payın 236 milyon dolar ile (%45,1) peynire ait olduğunu, dondurma ihracatının ise 72,7 milyon dolarla toplam ihracatın %13,9’unu oluşturduğunu söyledi. Çallı, süt ve süt ürünlerinin ekonomik erişilebilirlik açısından da önemli bir hayvansal gıda ürünü olduğuna dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Süt ve süt ü rünleri, özellikle çocuklar ve gençler için en ulaşılabilir protein kaynakları arasında yer alıyor. Protein ihtiyacını et ürünlerinden karşılamak için daha yüksek maliyet gerekiyor. Bu nedenle halen en ucuz hayvansal protein kaynağı olan süt ürünleri, toplum beslenmesinde ve kalkınmada kritik öneme sahip.” ASÜD öncülüğünde başlatılan ve geçmiş yıllarda yürütülen Okul Sütü Programı’nın önemine dikkat çeken Çallı, çocukların süt tüketim alışkanlığı kazanmasının uzun vadeli halk sağlığı açısından önemli olduğunu söyledi, “Okul Sütü gibi uygulamalar yalnızca bir gıda desteği değildir. Aynı zamanda çocukların süt içme alışkanlığı kazanmasını sağlayan sosyal bir yatırımdır. Sağlık Bakanlığı verilerinde de görülen protein eksikliği ve bodurluk riskine karşı mücadelede de önemli katkı sağlar ” dedi. Süt ve süt ürünlerinin ileri yaşlardaki yetişkinler için de kemik sağlığı, kas kütlesinin korunması ve dengeli beslenme bağlamında önemli bir role sahip olduğunu dile getiren Çallı, “Akademik unvanlı bazı kişilerin bilimsel bilgiyle çelişen açıklamalarına inanan yetişkin bireylerin beslenmelerinde süt ürünlerine yer vermemeleri, bitkisel içeceklere yöneltilmeleri önemli sağlık sorunları doğuracaktır. Geçmişten beri tüketilen, süt gibi sağlıklı bir gıdanın bugün kalkıp sağlıksız olduğunu söylemek ve ‘çiftçinin emeği ak süte kara çalmak’ akıl alır gibi değil. Ebeveynler olarak kendi sağlığımız ve gelecek nesillerin sağlığı için gazlı ve şekerli içecekler yerine ayran, yoğurt, peynir ürünlere soframızda daha fazla yer açmalı, çocuklarımıza da örnek olmalıyız” dedi. “Sokak sütü romantizmi halk sağlığı riski oluşturuyor” Kayıt dışı ve kaynağı belirsiz süt satışlarına ilişkin de bir değerlendirme yapan Harun Çallı, tüketicilerin güvenilir süt ürünlerini tercih etmesi gerektiğini söyledi, “Sağlığın en kıymetli hazine olduğunu bir kez daha idrak ettiğimiz bir dönemde halen nerede, hangi koşullarda, hangi hayvandan sağıldığı belli olmayan çiğ sütlerin tüketiciye sunulduğunu görüyoruz. Uygun koşullarda muhafaza edilmeyen, sıcak havalarda mahallenize kadar soğutulmadan açıkta taşınan çiğ sütlerde, zoonotik ve gıda kaynaklı enfeksiyon riskleri bulunduğu gerçeği unutulmamalı” diye konuştu. Çallı, “Gelişmiş ülkelerde örneğine rastlanmayan sok ak sütü satışlarının, ‘doğal’, ‘organik’ yada ‘köy sütü’ algısıyla masum gösterilmeye çalışılması tüketiciyi yanıltıyor. Oysa bu ürünlerin önemli bir bölümü, kalite ve gıda güvenliği kriterlerini karşılamayan, içeriği ve üretim koşulları tam olarak bilinmeyen sütlerden oluşabiliyor. Tüketicinin güvenilir, denetlenen ve izlenebilir ürünleri tercih etmesi büyük önem taşıyor. Gıda güvenliği ihmale gelmez. Ambalajlı ve kayıtlı ürünler; izlenebilirlik, denetim ve soğuk zincir güvencesiyle tüketiciye ulaşıyor. Tüketicinin güvenilir gıdaya erişimi açısından bu sistem büyük önem taşıyor. Unutulmamalıdır ki süt ve süt ürünleri üretim tesislerimiz, satış noktalarımız yılın 365 günü 24 saat Tarım ve Orman Bakanlığımızın denetimindedir” dedi. “Süt sektörü ortak akılla yönetilmeli” Süt sektörünün yalnızca üretim değil, tarım, hayvancılık, halk sağlığı ve ekonomi açısından stratejik bir alan olduğuna dikkat çeken Çallı, sektörün günlük değil uzun vadeli politikalarla yönetilmesi gerektiğini söyledi. Yem maliyetlerinin üretici üzerindeki baskıyı artırdığını belirten Çallı, sürdürülebilir üretim için çiftçinin Avrupalı rakipleri gibi desteklenmesinin zorunlu olduğunu ifade etti ve şunları ekledi: “Hayvan yeminin erişilebilir maliyetlere düşürülmesi için üreticinin desteklenmesi gerekiyor. Süt sektörünün günlük kararlarla değil, ortak akıl ve uzun vadeli politikalarla yönetilmesi büyük önem taşıyor. Unutulmamalıdır ki; süt tüketimindeki ar tış yalnızca halk sağlığına değil, üreticiye, kırsal kalkınmaya ve ülke ekonomisine de katkı sağlıyor.” “Türkiye’nin güçlü süt sanayisi korunmalı” Türkiye süt sektörünün bugün 100’ü aşkın ülkeye süt ve süt ürünleri ihraç eden önemli bir üretici konumunda bulunduğunu belirten Çallı, 42 tesisin AB’ye ihracat onayına sahip olduğunu, bunun yanında farklı ülkelerden ihracat yetkisi alan çok sayıda modern tesisin de uluslararası standartlarda üretim gerçekleştirdiğini söyledi. “Türkiye’nin güçlü bir süt sanayisi var. Gıda güvenliği standartları yüksek, denetlenen ve kayıtlı üretim yapan işletmelerimiz hem iç pazarda hem ihracatta önemli başarılar elde ediyor” diyen Çallı, 1 Haziran Dünya Süt Günü’nün toplumda sağlıklı beslenme bilincinin güçlendirilmesine katkı sağlamasını temenni etti.

İzmit Mezbahası, Ankara'da örnek gösterildi Haber

İzmit Mezbahası, Ankara'da örnek gösterildi

I. Uluslararası Helal Akreditasyon Kongresi’nde güvenilir üretim, şeffaf denetim mekanizmaları, sürdürülebilirlik ve tüketici güveni gibi başlıklar öne çıktı. Akademisyenler, kamu temsilcileri ve sektör paydaşlarını bir araya getiren kongrede, helal akreditasyonun yalnızca dini bir gereklilik değil, aynı zamanda modern dünyada kalite, güven ve etik üretimin temel unsuru olduğu vurgulandı. İZMİT MEZBAHASI BU STANDARTLARI YILLARDIR KARŞILIYOR Kongrede dile getirilen tüm bu kriterlerin, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyet gösteren İzmit Mezbahası’nda uzun süredir uygulandığı dikkat çekiyor. Modern altyapısı, hijyenik üretim anlayışı ve düzenli denetim süreçleriyle öne çıkan tesis, helal akreditasyonun sahadaki başarılı örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Özellikle 2021 yılında Türk Standardları Enstitüsü (TSE) tarafından “Kesim Kalitesi Standardı” ile belgelendirilen mezbaha, aradan geçen 6 yıllık süreçte bu standartları sürdürülebilir şekilde koruyarak güvenilirliğini perçinledi. 6 AYDA BİR DENETİM, SÜREKLİ İYİLEŞTİRME İzmit Mezbahası’nın en dikkat çeken özelliklerinden biri de düzenli denetim mekanizması. Tesis, TSE tarafından her 6 ayda bir detaylı denetime tabi tutuluyor. Bu denetimler yalnızca belgeyi korumaya yönelik değil, aynı zamanda sürekli iyileştirme ve geliştirme amacı taşıyor. Denetimlerde personelin kişisel hijyeninden tesisin genel koşullarına, kullanılan temizlik kimyasallarından arıtma sistemlerine kadar birçok başlık titizlikle inceleniyor. Ayrıca helal kesim kurallarına uygunluk ve personel eğitimlerinin sürekliliği de denetim sürecinin önemli bir parçasını oluşturuyor. HELAL KESİM, HİJYEN VE GIDA GÜVENLİĞİ BİR ARADA Tarım ve Orman Bakanlığı ruhsatına sahip olan tesis, son teknoloji ekipmanlarla hizmet veriyor. 4.300 metrekare kapalı alana sahip mezbahada, 900 metrekarelik soğuk hava depoları sayesinde etler uygun koşullarda muhafaza ediliyor. Aynı anda 200 adet büyükbaş ve küçükbaş hayvan kesim kapasitesine sahip olan tesis, helal kesim kurallarına uygun üretim gerçekleştirirken, sıfır atık yaklaşımıyla da çevreye duyarlı bir model sunuyor. Biyolojik atıkların geri dönüştürülmesiyle sürdürülebilirlik hedefleri de destekleniyor. Uluslararası Helal Akreditasyon Kongresi’nde ele alınan güven inşası, risk analizi, sürdürülebilirlik ve uygunluk değerlendirme süreçleri gibi başlıkların, İzmit Mezbahası’nda aktif olarak uygulanıyor olması dikkat çekiyor. Bu yönüyle tesis, yalnızca yerel bir hizmet noktası olmanın ötesine geçerek, küresel ölçekte tartışılan helal kalite altyapısının somut bir örneğini oluşturuyor. TÜKETİCİYE GÜVEN VEREN BİR MODEL Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin İzmit Mezbahası’nda yürüttüğü bu sistem; tüketicilere sağlıklı, güvenilir ve helal standartlara uygun et ürünleri sunarken, aynı zamanda kamu eliyle yürütülen başarılı bir gıda güvenliği modeli olarak öne çıkıyor. Uluslararası platformlarda dile getirilen hedeflerin, yerel ölçekte başarıyla uygulanıyor olması ise Türkiye’nin helal akreditasyon alanındaki güçlü konumunu pekiştiriyor.

ÇEVKO’dan COP31 Öncesi Kritik Gündem: İklim, Finansman ve Gençlik Masaya Yatırıldı Haber

ÇEVKO’dan COP31 Öncesi Kritik Gündem: İklim, Finansman ve Gençlik Masaya Yatırıldı

Uzman sanayi inisiyatifi ve etkin sivil toplum kuruluşu kimliklerini bünyesinde bir araya getiren ÇEVKO Vakfı’nın, Küresel Isınma Kurultayı Komitesi iş birliğiyle düzenlediği çevrim içi söyleşiler, 6. yılında da sürüyor. Ana odağı, Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek COP31 süreci çerçevesinde belirlenen 2026 yılı söyleşilerinin ikincisi, 27 Nisan günü yoğun bir katılımla gerçekleşti. Moderatörlüğünü Küresel Isınma Kurultayı Komitesi Başkanı Celal Toprak’ın üstlendiği söyleşinin konuşmacıları; ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, Anadolu Efes Grup Kurumsal İletişim ve İlişkiler Direktörü Selda Susal Saatçi, BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Türkiye Koordinatörü Bahar Özay, Üsküdar Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Pelin Kıvrıkoğlu ve Başkent Üniversitesi İklim Elçisi Asya Yüce oldular. Mete İmer: “Artık Gerçekleştirilebilenlerin Samimi Bir Muhasebesini Yapma ve Uygulamayı Öne Çıkarma Zamanı” İklim krizinin etkisini artırmaya devam ettiğini ve COP31’in zor küresel koşullar altında toplanacağını vurgulayan ÇEVKO Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, “Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre son 10 yıl, kayıtlara geçen en sıcak yıllar arasında yer aldı. Diğer taraftan dünyadaki olumsuz politik ve ekonomik gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi, bölgesel savaşlar ve iklim finansmanındaki yetersizlikler devam ediyor. Antalya’da Kasım ayında gerçekleşecek 31. Taraflar Konferansı bu koşullar altında toplanacak. Bu nedenle zor bir gündemle karşı karşıyayız,” dedi. Paris İklim Anlaşması’ndan bu yana geçen 10 yılda hedeflere ne kadar yaklaşıldığının samimi biçimde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Mete İmer, “Uygulama artık belirleyici bir aşama haline geldi. Geride kalan dönemde hedeflere ne kadar yaklaşıldığını, uygulamanın ne ölçüde başarılı olduğunu açık biçimde muhasebe etmeliyiz. Türkiye olarak da bu muhasebeyi yapmalı; yasal düzenlemelerimizi ne kadar hayata geçirdiğimizi, iklim finansmanını ne ölçüde temin edebildiğimizi ve toplumu harekete geçirmek için neler yaptığımızı sorgulamalıyız. Eksikliklerimizi gidermemiz büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu. Özellikle kentlerin iklim krizine karşı dirençli hale getirilmesinin giderek daha acil bir başlık haline geldiğine işaret eden Mete İmer, sözlerini şöyle sürdürdü: “Toplumu yakından ilgilendiren ve giderek daha acil hale gelen konu, kentlerin ve yaşam alanlarının iklim krizine karşı direnç kazanmasıdır. Yaşadığımız seller, afetler ve kuraklıklar; şehirlerde bundan sonra daha güvenli bir yaşam için altyapı yatırımlarını, bu alana yönelik finansman ihtiyacını ve yerel yönetimlerin rolünü öncelikli hale getirdi. Bu nedenle bu toplantıda ve bundan sonraki söyleşilerimizde belediye temsilcilerine de söz vermek, onları dinlemek istiyoruz. Çünkü burada belediyelerin sorumluluğu ve yapacakları çalışmalar çok önemli.” Selda Susal Saatçi: “Her 5 Saniyede Bir Futbol Sahası Kadar Verimli Toprak Kaybediliyor” İklim krizinde “uygulama” ve “sonuç” odaklı yeni bir döneme girildiğini vurgulayan Anadolu Efes Grup Kurumsal İletişim ve İlişkiler Direktörü Selda Susal Saatçi, “Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek COP31’e doğru ilerlerken aslında bir kırılma noktasındayız. Yıllarca hedefleri ve taahhütleri konuştuk; artık bu hedeflerin sahadaki karşılığını, uygulamaların somut çıktılarını görmeye ihtiyaç duyuyoruz. COP31’in de bu yaklaşım üzerine kurulduğunu yakından takip ediyoruz. Bu çerçevede döngüsel ekonomi, atık yönetimi, iklim finansmanına erişim, tarım, su ve gıda güvenliği, adil dönüşüm ve gençlik katılımı öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor,” dedi. Sürdürülebilirliği iş modelinin merkezine alan bir yaklaşım benimsediklerini belirten Selda Susal Saatçi, “Biz Anadolu Efes olarak ‘7. nesil düşünce’ yaklaşımıyla hareket ediyoruz. Yani bugün aldığımız her kararın, yaptığımız her eylemin gelecek nesiller üzerindeki etkisini gözetiyoruz. Sürdürülebilirlik bizim için yalnızca bir başlık değil, iş yapış biçimimizin merkezinde yer alan ve uzun vadeli değer yaratma modelimizin ayrılmaz bir parçası olan dönüştürücü bir strateji. Türkiye’de sürdürülebilirlik raporlamasını ilk gerçekleştiren şirketlerden biri olarak çevresel, sosyal ve yönetişim performansımızı şeffaf şekilde paylaşıyoruz ve son iki yıldır entegre raporlama yaklaşımını benimsiyoruz,” diye konuştu. Selda Susal Saatçi, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tarım, iklim krizinden en çok etkilenen ve aynı zamanda krizi etkileyen alanlardan biri. Küresel ölçekte tarımsal faaliyetler emisyonların yaklaşık yüzde 13’ünü oluştururken, su kaynaklarının yüzde 70’inden fazlasını tüketiyor. Her yıl yaklaşık 75 milyar ton verimli toprak kaybediliyor; bu, her 5 saniyede bir futbol sahası büyüklüğünde alanın yok olması anlamına geliyor. Artan nüfusla birlikte 2050’ye kadar tarımsal üretimin iki katına çıkması gerekiyor. Bu tablo, tarımda daha dayanıklı ve sürdürülebilir yöntemlere geçişi zorunlu kılıyor. Bu kapsamda biz de onarıcı tarım uygulamalarına odaklanıyoruz. Yaptığımız pilot çalışmalarda somut ve cesaret verici sonuçlar elde ettik. Toprak organik maddesinde yüzde 25’e varan artış, su tutma kapasitesinde yüzde 13 iyileşme ve hektar başına 6,7 ton karbon tutulumu sağladık. Bu sonuçlar ışığında bu yıl onarıcı tarım uyguladığımız alanları genişletme kararı aldık. Bununla birlikte, çiftçilere sağladığımız 220 milyon TL’yi aşan teşvik paketi, gençlere yönelik sürdürülebilir tarım eğitim programları ve kadınların güçlenmesine katkı sunan döngüsel ekonomi projeleriyle bütüncül bir etki yaratmayı hedefliyoruz. Tarım, gıda güvenliği, sıfır atık, gençlik ve eğitim başlıklarında atılan adımların tek başına değil, iş birlikleriyle ilerlemesi gerektiğine inanıyoruz; COP31’in de bu anlamda güçlü bir sinerji yaratma potansiyeli taşıdığını düşünüyoruz.” Dr. Bahar Özay: “Sürdürülebilirlik Artık Sadece Çevresel Değil, Ekonomik ve Jeopolitik Bir Mesele” Sürdürülebilirliğin artık yalnızca çevresel bir gündem değil, ekonomik, teknolojik ve jeopolitik boyutları olan çok katmanlı bir dönüşüm alanı haline geldiğini vurgulayan BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı Türkiye Koordinatörü Dr. Bahar Özay, “Bugün içinde bulunduğumuz tablo, sürdürülebilirlik ve iklim konularının ekonomi politikalarından enerji ve gıda güvenliğine, toplumsal refahtan küresel rekabet gücü ve dış politikaya kadar uzanan yapısal bir dönüşüm gündemi haline geldiğini açıkça gösteriyor. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın başarılması için belirlenen 2030 takvimi bağlamında yapılan değerlendirmeler, amaçların yalnızca yaklaşık yüzde 17’sinin hedeflenen hızda ilerlediğini ortaya koyuyor” şeklinde konuştu. Küresel ölçekte sürdürülebilirlik hedeflerinin önündeki en temel engelin kalkınma ve iklim finansmanındaki açık olduğuna dikkat çeken Dr. Bahar Özay, “Bugün geldiğimiz noktada finansman konusu belirleyici bir kırılma alanı. 2015 yılında yıllık 2,5 trilyon dolar olarak hesaplanan ihtiyaç, bugün 4 trilyon dolar seviyesine ulaşmış durumda. Mevcut kaynakların adil, etkin ve verimli kullanılamaması ve çok taraflı iş birliklerinde yaşanan sorunlar, bu süreci daha da zorlaştırıyor. Aynı zamanda jeopolitik gelişmeler, çatışmalar ve küresel yönetişim mekanizmalarındaki zayıflama, sürdürülebilirlik gündeminin ilerlemesini doğrudan etkiliyor” dedi. Dr. Bahar Özay, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu çok katmanlı kriz ortamında Türkiye’nin ‘orta güç’ olarak farklı bölgeler, ekonomiler ve aktörler arasında köprü kurabilecek önemli bir rol üstlenme potansiyeli bulunuyor. COP31 süreci, Türkiye’nin hem yeşil dönüşüm hem de kalkınma ve iklim finansmanı ile uluslararası diyalog açısından konumunu güçlendirebileceği kritik bir fırsat sunuyor. Türkiye gibi ‘zanaatkar devlet’ olarak tanımlanabilecek ülkeler, değişen küresel koşullara daha hızlı uyum sağlayabilen, mevcut araç ve kurumları yeniden şekillendirme kapasitesine sahip aktörler olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda hem sanayi politikalarının daha düşük karbon yoğunluklu ve yüksek katma değerli bir yapıya evrilmesi hem de eğitim ve gençlik odaklı iklim eylemlerinin güçlendirilmesi büyük önem taşıyor. Özellikle COP31 kapsamında iklim eğitimi ve gençlik katılımının değerlendirilmesi, Türkiye’nin avantajlı olduğu alanlardan biri olarak öne çıkıyor.” Pelin Kıvrıkoğlu: “İklim Eyleminde Yerel Yönetimler Uygulamanın Doğrudan Sahasında” Yerel yönetimlerin iklim eyleminde doğrudan uygulayıcı rol üstlendiğini vurgulayan Üsküdar Belediyesi İklim Değişikliği ve Sıfır Atık Müdürü Pelin Kıvrıkoğlu, “Yerel yönetimler olarak sürecin tam sahasındayız ve doğrudan vatandaşla temas eden bir yapı olarak iklim politikalarının uygulamadaki karşılığını üretmekle sorumluyuz. Üsküdar Belediyesi olarak 2021 yılında hazırlanan sürdürülebilir enerji ve iklim eylem planımız kapsamında 2030 yılına kadar yüzde 40 emisyon azaltım hedefiyle ilerliyoruz. Ancak eylem planlarının yalnızca raflarda kalan stratejik dokümanlar olmaması, izlenebilir ve ölçülebilir uygulamalarla desteklenmesi gerekiyor. Bu nedenle yeni dönem ihtiyaçlarını da kapsayan güncel bir iklim eylem planı çalışmasını başlatmış bulunuyoruz” dedi. Emisyon kaynakları ve yerel yönetimlerin sınırlılıklarına da dikkat çeken Pelin Kıvrıkoğlu, “2024 yılı itibarıyla sera gazı emisyonumuzu 1.832.339 ton karbondioksit eşdeğeri olarak hesapladık. Bunun yüzde 70’i enerji, yüzde 23’ü ulaşım ve yüzde 7’si ise atık kaynaklı. Ancak enerji tüketiminin önemli bir bölümü hane ve sanayi kaynaklı olduğu için yerel yönetimlerin doğrudan müdahale alanı dışında kalıyor. Bu durum, özellikle enerji başlığında tüm ilçe belediyeleri için ortak bir zorluk yaratıyor. Buna rağmen CDP raporlamasında B skoru elde ettik ve uluslararası ağlara üyeliklerimizle birlikte iyi uygulamaların paylaşımı ve görünürlüğü açısından önemli bir ilerleme sağladık” şeklinde konuştu. Pelin Kıvrıkoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Uyum ve dirençlilik başlıkları yerel yönetimler için giderek daha kritik hale geliyor. Bu kapsamda enerji yönetimi, sıfır atık uygulamaları ve döngüsel ekonomi projelerini hayata geçiriyoruz. Avrupa Birliği destekli ‘RISE Üsküdar – Riskten Hazırlığa: Üsküdar’da İklim Direncine Giden Kurumsal Yollar’ projesiyle iklim direncine yönelik doğal tabanlı çözümler geliştirirken, ‘Atıksız Üsküdar Atıksız Pazar’ projesiyle semt pazarlarında oluşan organik atıkları komposta dönüştürerek yeniden kullanıma kazandırıyoruz. Bu proje hem ödüller aldı hem de diğer belediyeler için örnek bir uygulama haline geldi. Bunun yanı sıra bitkisel atık yağların toplanması, çevre festivalleri, gıda israfını azaltmaya yönelik çalışmalar ve mahalle buluşmalarıyla vatandaşın sürece aktif katılımını sağlamaya odaklanıyoruz. Yerel ölçekte bu tür somut uygulamaların yaygınlaşmasının iklim mücadelesinde gerçek etki yarattığına inanıyoruz. Ayrıca COP sürecinde yerel yönetimlerin daha görünür olması ve özellikle kadın liderler olarak bu alanda söz söyleyebilmemiz için aktif rol almaya hazırız.” Asya Yüce: “Gençler Sürecin İzleyicisi Değil, Aktif Katılımcısı Olmak İstiyor” Türkiye genelinde 208 üniversiteyi kapsayan iklim elçileri ağını temsil eden Başkent Üniversitesi İklim Elçisi Asya Yüce, iklim krizinin gençler için teorik bir tartışma değil, doğrudan deneyimlenen bir gerçeklik olduğuna dikkat çekti. Gençlerin iklim sürecinde yalnızca izleyici değil, aktif bir paydaş olduğunu vurgulayan Asya Yüce, “2021 yılından bu yana her üniversiteden seçilen temsilciler olarak kampüslerimizde sürdürülebilirlik ve iklim kriziyle mücadele alanında öncülük ediyoruz. COP31 sürecinde genç katılımının en az yüzde 10 seviyesinde hedeflenmesiyle birlikte kapasitemiz ve etki alanımız da her geçen gün artıyor,” şeklinde konuştu. İklim elçilerinin sahadaki rolüne dikkat çeken Asya Yüce, “Bakanlığımız tarafından düzenlenen eğitim kamplarında iklim değişikliği, iklim finansmanı ve yeşil dönüşüm gibi başlıklarda yoğun eğitimler alıyor; ardından bu bilgi birikimini hem üniversitelerimizde hem de toplum genelinde yaygınlaştırmayı hedefliyoruz. Amacımız, iklim krizini teorik bir tartışma alanı olmaktan çıkararak herkesin sahiplendiği bir çevre kültürüne dönüştürmek. Bu kapsamda söyleşiler, paneller ve farkındalık etkinlikleri düzenliyor, aynı zamanda ulusal ve uluslararası platformlarda iklim diplomasisi yürütüyoruz” dedi. Asya Yüce, sözlerini şöyle sürdürdü: “Taraflar Konferansı’nda yalnızca katılımcı değil, çözüm ortağı olarak yer alıyoruz. Birleşmiş Milletler’in gençlik yapılanmalarıyla koordineli çalışarak ulusal gençlik bildirilerini küresel karar vericilere iletiyor, gençlerin taleplerinin ulusal katkı beyanları gibi resmi politika metinlerine dahil edilmesini hedefliyoruz. COP süreci bizim için bir zirve noktası; Türk gençliğinin organize, donanımlı ve çözüm odaklı yapısını uluslararası alanda göstermek istiyoruz. Bu süreçte gençlerin karar mekanizmalarında yalnızca temsil edilmesi değil, kararları doğrudan etkileyen bir konuma gelmesi gerektiğine inanıyoruz.”

Duran: Türkiye, diyalog kanallarını açık tutmaya devam etmektedir Haber

Duran: Türkiye, diyalog kanallarını açık tutmaya devam etmektedir

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, İstanbul’da uluslararası medya kuruluşlarının temsilcileriyle buluştu. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde gazetecilerin üstlendiği sorumluluğa dikkat çeken Duran, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin zayıfladığını ve çok kutuplu bir yapının şekillendiğini belirtti. Türkiye'nin uluslararası sistemin çözüm kapasitesine yönelik eleştirilerini hatırlatan Duran, "Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın defalarca ifade ettiği gibi uluslararası sistemin küresel ölçekte sorunları çözme kapasitesi gittikçe zayıflamaktadır." dedi. Teknolojik dönüşüme ilişkin konuşan Duran, “Bugün iklim konuları, gıda güvenliği meselesi, teknolojik dönüşümün hayatımıza kattığı fırsatlar kadar riskler de geleneksel küresel sorunların yanına eklenmiş bulunuyor. Küresel olarak bu fotoğrafı çekebilmek için gazetecilerin çalışmaları, haberleri, katkıları en büyük delil olarak önümüzde duruyor” diye konuştu. Duran, Türkiye'nin dış politika ilkelerine ve sahadaki etkinliğine dair şunları kaydetti: “Rusya-Ukrayna savaşında Karadeniz Tahıl Girişimi’ne sağladığımız katkıdan İsrail’in soykırımına uğrayan Gazze’de ateşkes ve insani yardım çabalarına, Suriye’de istikrarın tesisi için verilen destekten Afrika’daki ara buluculuk girişimlerine ve Kafkasya’daki Karabağ işgalinin sonlandırılmasına kadar pek çok alanda barış ve istikrarı önceleyen ilkesel bir dış politika yürütüyoruz. Türkiye, diplomatik kapasitesini sahadaki tecrübesiyle birleştiren bütüncül bir devlet aklı ortaya koymaktadır” Dezenformasyonla mücadelenin önemine de değinen Duran, Türkiye Yüzyılı’nın bir parçası olan "İletişimin Yüzyılı" ideali çerçevesinde, uluslararası medya ile sağlıklı bir etkileşim sürdürmeye kararlı olduklarını belirtti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.